Forum MaviYesiLEge.Com | MavisiyLe YeşiLiyLe Egenin incisi izmirin gözdesi...
Üye olmayanlar forumumuzda hiçbir şekilde aktivite uygulayamaz;
Konu açamaz, Mesaj yazamaz, Eklenti indiremez, Özel mesajlasamaz.
Forumumuzu tam anlamıyla kullanmak için Ücretsiz Üye Olabilirsiniz.
Eğer forumumuza üye iseniz şifrenizi unuttuysanız yeni şifrenizi Buradan alabilirsiniz.

Go Back   Forum MaviYesiLEge.Com | MavisiyLe YeşiLiyLe Egenin incisi izmirin gözdesi... > ATATÜRK > ATAM > M.Kemal ATATÜRK
M.Kemal ATATÜRK Hakkında her şey

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 22-03-2009, 22:14   #11
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

      

Yunanlıların tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler mevsimin ilerlemiş olduğu Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre "Yarım hazırlıkla yarım tedbirlerle yapılacak taarruz hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.
Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı 27/28 Temmuz 1922 gecesi Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi.

Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin- de bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.

Bu plan ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.

Süratli taarruz sonucu 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu.

Ancak mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir ileri!" emrini verdi.

Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz 1 Eylül' de Uşak'ı 2 Eylül'de Eskişehir'i 3 EyIül'de Nazilli Simav Salihli Alaşehir ve Gördes'i 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i 7 Eylül' de Aydın'ı 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu 4 yıl süren düşman istilâsından düşman işgalinden kurtarılmış "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti.
Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer ömürlü olamaz. O boş bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır doğar. Yoksa başlı başına zafer boşa gitmiş bir gayret olur".

Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı.
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta değil bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı.
Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor millî sınırlarımız çiziliyor Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi".

13 Ekim 1923'de Ankara Büyük Millet Meclisi kararı ile Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.

Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler zaviyeler türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik milliyetçilik halkçılık devletçilik lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.

Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında muhalefeti teşkil eden fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler.

Mustafa Kemal inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.

Büyük Önder kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:14   #12
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

ULU ÖNDER ATATÜRK'ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ


Atatürk'ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova'da bulunduğu sırada ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara'ya yaptığı yorucu yolculuk hastalığının artmasına sebep oldu.

Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen Mersin ve Adana'ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk çok yorgun düştü. Ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs'ta Ankara'ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul'a gitti. Doktorlar tarafından siroz hastalığı teşhisi kondu. Deniz havası iyi geldiği için Savarona Yatı'nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul'a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938'de Hatay Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi Atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti.

Temmuz sonlarına kadar Savarona'da kalan Atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O'nun hastalığını duyan Türk halkı sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938'de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı.

Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat çok arzuladığı hâlde Ankara'ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı. 29 Ekim 1938'de kahraman Türk Ordusu'na yolladığı mesaj Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu'nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek Türk Ordusu'na olan güvenini belirtmiştir.

Atatürk 1 Kasım 1938'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi'nin geliştirilmesi Ankara Üniversitesi'nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu'nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.

Atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk'ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe insan için değişmez kanun hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı.
Bu kara haberle yalnız Türk milleti değil bütün dünya yasa büründü. Büyük küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler.

16 Kasım günü Atatürk'ün tabutu Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonunda katafalka konuldu. Üç gün üç gece gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı minnet ve bağlılığını ifade etti.
Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut top arabasına konularak İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı'na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit'e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara'ya getirilmek üzere hareket edildi. Atatürk'ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı bakanlar Genelkurmay Başkam milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk'ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu.

Türk milleti daha sonra bu büyük insana lâyık Ankara Rasattepe'de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:15   #13
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

ULU ÖNDER ATATÜRK'ÜN ALDIĞI KIDEM NİŞAN VE ÜNVANLAR



"Benim gözümde hiçbir şey yoktur ben yalnız liyâkat âşığıyım."


Mustafa Kemal Atatürk


- 6 Kasım 1913'de iki yıllık kıdem zammı aldı.

- 29 Ekim 1914'de iki yıllık kıdem zammı aldı.

- 25 Mart 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.

- 1 Nisan 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.

- 23 Aralık 1917'de iki yıllık kıdem zammı aldı.

- 25 Ocak 1908'de 5. dereceden "MECİDİ NÎŞAN" (Abdulmecit zamanında çıkartılmış nişan) ile onurlandırıldı.

- 12 Mart 1913'de Fransız Hükümeti tarafından 'şövalye' derecesi olan "LEJYON DONÖR NlŞANI" ile onurlandırıldı.

- 6 Aralık 1913'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.

- 17 Ocak 1915'de "ALTIN LİYAKAT MADALYASI" aldı.

- 1 Şubat 1915'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.

- 15 Temmuz 1915'de "HARB MADALYASI" ile onurlandırıldı.

- 1 Eylül 1915'de "GÜMÜŞ LİYAKAT-GÜMÜŞ ÎMTÎYAZ MADALYALARI'yla onurlandırıldı.

- 9 Mayıs 1916'da Avsuturya ve Macaristan Hükümeti tarafından "HARB NİŞANI" ile birlikte "KRUVA ve MERİT NİŞANI"nm 3. derecesiyle onurlandırıldı.

- 12 Aralık 1916'da 2. dereceden "MECİDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 17 Şubat 1917'de Alman imparatoru tarafından 1. dereceden "KILIÇLI PRUSYA KORDONU NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 1 Nisan 1917'de 2. dereceden "OSMANÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 9 Eylül 919'da Avusturya ve Macaristan Hükümeti tarafından 2. dereceden "HARB ALÂMETİ MERİT ASKERİ NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 23 Eylül 1919'da 1. dereceden "KILIÇLI MEClDÎ NİŞANI" ile onurlandınldı.

- 29 Aralık 1917'de yine 1. dereceden "KILIÇLI MECÎDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından "GAZİ ve MAREŞALLİK" ünvanlanyla onurlandırıldı.

- 27 Mart 1923'de Afganistan Kralı tarafından "LİMER-Î ÂLÂ NİŞANI" ile onurlandırıldı.

- 24 Kasım 1923'de kırmızı ve yeşil kurdelah "İSTİKLÂL MADALYASI'yla onurlandırıldı.

- 24 Kasım 1934'de Türkiye Büyük Millet MECLİSİ tarafından TÜRKLÜĞÜN EN BÜYÜK SiMGESi Olan "ATATÜRK" soyadıyla onurlandırıldı.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:16   #14
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

ULU ÖNDER ATATÜRK'ÜN YAZILI ESERLERİ


Mustafa Kemal Atatürk yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir.

O'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal özellikle II. Meşrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. Omesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilk yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır :

a) Takımın Muharebe Talimi
b) Cumalı Ordugahı
c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati
d) Bölüğün Muharebe Talimi
e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutan ile Konuşmalar)
f) Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih


"NUTUK"




Click this bar to view the full image.


Yurdumuzun parçalanıp işgal edildiği günlerden başlayarak Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı'nı Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk siyasi ve milli tarihimizin birinci elden değerli bir kaynak eseridir.

Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser yine Atatürk tarafından Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 365 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.

Nutuk yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır. Nutuk milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip kenetlendirerek milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.








Nutuk ilk defa 1927 yılında biri asıl metin diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra bu ilk metnin okunması güçleştiğinden 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.







"BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ"
"Bölük Muharebe Eğitimi" olarak yayınlanan eser meskun yerlerde muharebe savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi savunma mevziinin seçimi savunma mevziinin hazırlanması ateş sahalarının temizlenmesi ateş taksimi ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir.

Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen ilerleme ateş üstünlüğü ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır. Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.


"CUMALI ORDUGAHI"
Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde Köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal "Cumalı Ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari bölük alay tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.

Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür.
12 Eylül 1909'da tamamladığı bu eseri Selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.


"TAKIMIN MUHAREBE EĞİTİMİ"
Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann'ın "Seferber Mevcudunda Takım Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri" adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup Selanik'te 3.Ordu Karargahı'nda görevli Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından Almanca'dan Osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında Selanik Asır Matbaasında basılmıştır.

Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın değişik hava şartları ve çeşitli arazide basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın önemini vurgulayan bu eserini 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.


"TAKTİK VE TATBİKAT GEZİSİ"
Bu eserinde bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bunun yanında kişisel cesaret başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. Ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.

Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir.


"GEOMETRİ"
Atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce III. Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi eliyle yazmıştır. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.


"SUBAY VE KOMUTAN İLE KONUŞMALAR"
"Subay ve Komutan ile Konuşmalar" Atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser Atatürk 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada Nuri conker'in "Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)" adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.

Genç subayın içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.
Atatürk bir subayın taşıması gereken özveri ölümü göze alma emri altındakileri sevk ve idare edebilme taarruz ruhu insiyatif özellikleri hakkında Nuri Conker'in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.

Bunların yanı sıra Türk kadınının aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla..."dedikten sonra dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.

Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı'nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin olması gereken sınırını göstermiştir.

Atatürk eserin son bölümünde Kuzey Afrika'da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları "yüksek askerlik niteliklerine" sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O'nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönünede tanıklık eder
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:16   #15
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

ATATÜRK İLKELERİ



CUMHURİYETÇİLİK



Atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında Cumhuriyetçilik konulmuştur. Bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı belli bir aile içinden çıkar normal koşullar altında ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet başkanının gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik Ceneviz cumhuriyetleri Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Demek ki cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

Osmanlı Devleti bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi tersine padişah bunların yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

Atatürk bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken genç Mustafa Kemal padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

Atatürk cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki milletlerin nüfus çokluğu düşünce eğitimi düzeyleri idealin uygulanmasında idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir ya da vermez onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre yetkileri sınırlı dahi olsa hükümdarlık biçimi demokrasiye millî egemenlik ilkesine uygun değildir".

Pek iyi anlaşılıyor ki Atatürk halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi halk kendini doğrudan doğruya yönetemez çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet yöneticileri belirli bir zaman için seçer belli bir süre geçince hoşnut kalmamışsa onları görevden uzaklaştırır işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk belli kişilerin seçimle iş başına gelip bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile milletin tümüne değil de sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı
çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması yalnız bizim için değil tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. .

Atatürk'e göre "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim cumhuriyet yönetimidir". Atatürk demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:16   #16
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

HALKÇILIK


Bir milleti oluşturan çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.

Halkçılık cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki bu çok doğrudur. Cumhuriyet halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde halkçılık milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre milliyetçilik Türk halkının mutluluğu için çalışmak ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk daha TBMM açılır açılmaz yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk bir kişi tarafından yönetilmemekte kendi kendini yönetmektedir.

Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti Türk halkının tümünü yani Türk milletini kapsamına alır.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:17   #17
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

LAİKLİK


Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel milliyetçilik ve laiklik öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil akla
ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları giderek büyük ölçüde güçlenmiş gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler inanç kavramına dayanırlar ister ilkel olsun ister gelişmiş her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din insanlara erdemsiz yaşamayı hırsızlığı yalancılığı zinayı adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar öyle ki Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki bir süre sonra bu gelişme durdu İslâm dünyasında aklın yerini tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri akıl yolu ile değil sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak zamana ve akla uymayan eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla fenne ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet Allah birdir sanı büyüktür. Peygamberimiz Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla mantığa gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize düşkün miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla mantığa toplumun çıkarlarına uygundur biliniz ki o bizim dinimize de uygundur o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O devlete hukuka ve bilime can verecek kuralların akla mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.
Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış buralarda Atatürkçü aydın akılcı laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak çağın dışında kalmak olur.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:17   #18
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

İNKILÂPÇILIK


İnkılâp bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.

Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma Atatürk'e Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.

Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten gördüğünüz büyük yenilik hareketleri hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

Türk Milleti iyiye doğruya güzele daha fazla yaklaşmak bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre "gerçek inkılâpçılık onlardır ki ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki inkılâpçı ruhlara ve vicdanlara seslenecek insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek inkılâpçı ruh ve yapıyı coşkuyu her zaman duymakla hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

Evet bu özlü sözlerin ışığında bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:18   #19
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

MİLLİYETÇİLİK


Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya bu çalışmayı ve bilinci diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır İsviçreliler ve Amerikalılar gibi bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart ortak bir geçmişe kader birliğine ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına birlikte sevinmiş birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre bu şartların doğal sonucu ortak milli bir düşünce ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki Atatürk Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı Türk'ün her alanda yükselmesi yücelmesidir.

Atatürk'e göre "asıl olan millettir ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerlerini mutsuz kılabilir" öyle ise her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

Atatürk bütün milletlere saygı duyar ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük ondan daha eski ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.
Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki Türklerin kurduğu en büyük en görkemli
devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler kendi yaşama biçimlerini kültürlerini anlayışlarını geliştiriyor dillerini kullanıyorlardı bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.

XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda çeşitli milletlere mensup olan düşünürler her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler insanları dinin değil milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

Türk milliyetçiliği doğarken yalnız Türklerin değil bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

Atatürk yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak göstermek bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi her millet kendi yücelmesini kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-03-2009, 22:18   #20
 
KanideLi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
KanideLi
oSmanLı ToruNu
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 483
Ruh Halim:
Tecrübe Puanı: 8
Rep Puanı: 200
Rep Derecesi : KanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura aboutKanideLi has a spectacular aura about
View KanideLi's Photo Album
Standart Cevap: ...:::-Atatürk-:::... HayaTı !!!

DEVLETÇİLİK


Ekonomik etkinliğin toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. Ekonomik hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim mallara olan isteğe bağlıdır istek ise üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak eğitim İşlerini düzenlemek adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.

Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.

Devletçilik temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar birkaç alan dışında diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz hızlı nüfus artışına rağmen 1939'da 1625'e yükselmiştir.

Sermayesi olmayan dışarıdan yardım almayan kaynakları sınırlı teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O özel girişimleri desteklerken devleti de ekonomik hayata katmış her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga
şa geldi.

Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik Türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.
KanideLi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla
Tags: ,


Etiketler
ataturkun, hayati

Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İkizler Burcu ve İş Hayatı MaraL İkizler Burcu 0 17-02-2009 13:52
Boğa Burcu ve İş Hayatı MaraL Boğa Burcu 0 14-02-2009 17:53
Koç Burcu ve İş Hayatı MaraL Koç Burcu 0 14-02-2009 17:21


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 23:29.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Site Haritası
Etiket Bulutu - PopüLer Etiketler - Blog Tags
272, 3, 179, 58, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 60, 13, 14, 15, 16, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 212, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 180, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 255, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 123, 122, 121, 120, 116, 117, 118, 119, 125, 126, 127, 128, 130, 129, 131, 145, 189, 146, 151, 152, 158, 153, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 155, 156, 147, 148, 149, 150, 154, 159, 163, 160, 161, 162, 164, 165, 168, 167, 169, 170, 171, 172, 174, 173, 181, 186, 176, 175, 177, 178, 188, 185, 182, 183, 184, 187, 206, 191, 190, 192, 193, 194, 200, 195, 198, 205, 199, 196, 197, 201, 209, 204, 202, 203, 210, 208, 211, 213, 218, 216, 217, 220, 219, 221, 270, 271, 260, 250, 254, 262, 261, 249, 258, 267, 268, 269, 251, 247, 263, 253, 237, 238, 239, 235, 234, 232, 226, 236, 233, 224, 256, 223, 225, 265, 241, 222, 252, 259, 266, 242, 243, 244, 245, 257, 246, 248, 264, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 284, 285, 286, 287, 288, 289, 290, 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, 299, 300, 301, 302, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 328, 327, 329, 330, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 342, 343, 366, 345, 346, 347, 348, 349, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 365, 367, 368, 369, 370, 371, 372, 373, 374, 375, 376, 377, 378, 379, 380, 381, 382, 383, 384, 390, 389, 392, 400, 398, 393, 394, 395, 396, 397, 402, 403, 404, 405,